Küreselleşmenin Etkisiyle Türkiye'de Devletin Ekonomideki Değişen Rolü ve Ekonomideki Son Gelişmelerin Verisel Analizi
1980’ li yılların başlarında dünyada yaşanan en temel olgu olan küreselleşme; ABD, Japonya ve diğer gelişmiş ülkeler tarafından başlatılan, dünyanın tek bir coğrafi mekân olarak algılanabilecek ölçüde küçüldüğü, içinde sosyal, siyasal, çevresel, teknolojik, güvenliksel, ekonomik ve kültürel değerlere, düşüncelere ve bilgilere uluslararası bir boyut kazandırdığı oldukça geniş ve tartışmalı bir kavramdır. Bu süreç sonucunda malların ve sermayenin dünya ekonomisinde serbest dolaşımı başlamış ve tüm piyasalar uluslararası sermayeye açılmıştır.
1980 yıllarının başında piyasa ekonomisine geçen Türkiye, fiyatların ve faiz oranlarının serbestçe belirlenmesini, ithalatın serbest bırakılmasını ve KİT’lerin özelleştirilmesini gerçekleştirmiş ancak kamu kesiminin sağlıklı bir dengeye kavuşturulması için öncelikli olarak vergi gelirlerinin arttırılmasını ve faiz ödemelerinin bütçe harcamaları içindeki payının aşağıya çekilmesini yapamayarak piyasaya işlerlik kazandıracak kurumsal düzenlemeler gerçekleştirememiştir.
Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’ nın verilerine göre 1984 yılından sonra yapılan yasal düzenlemeler ile birlikte toplam özelleştirme gelirleri Tüpraş, İgsaş, Petrol Ofisi ve benzeri karlı kamu kuruluşlarının da içinde bulunduğu 193 kuruluşta hisse senedi veya varlık satış/devir işlemi yapılmış ve bu kuruluşlardan 184’ünde hiç kamu payı kalmamış ve toplam gelir ise 25 milyar dolar düzeyinde gerçekleşmiştir. Özelleştirmeden elde edilen bu kazancın 15,5 milyar dolarlık büyük bir kısmı ise 2005 ve 2006 yıllarında elde edilmiştir.
Küreselleşme sürecinde, Türkiye ekonomisi de diğer gelişmekte olan ülke ekonomileriyle paralel olarak Avrupa Birliği’ nin de etkisiyle finansal serbestleşme yolunda önemli adımlar atmıştır. Yatırımları arttırıp uzun dönemde sürdürülebilir bir büyüme sağlayacağı öngörülen bu serbestleşme süreci, giderek yoğunlaşan kısa dönemli sermaye hareketlerinin spekülatif atakları sonucunda istikrarsız bir finansal yapıya neden olmuş ve finansal piyasalardaki bu gelişmeler ekonominin temel dinamiklerini oluşturan ürün ve işgücü piyasalarını olumsuz etkilemiştir. Türkiye ekonomisi bu sürecin sonunda aşırı borçlu, büyüme hızı, verimliliği ve üretkenliği düşük kırılgan bir ekonomi durumuna düşmüş, dış borçlar önemli ölçüde artmış, kamu finansman açıkları büyümüştür. Temel işlevi, topladığı tasarrufları özel sektöre kredi açarak yatırımları desteklemek olan bankacılık sektörü, bu işlevini bırakıp kamu kesimine yüksek faizle borç veren konumuna yerleşmiştir. Kamu harcamaları, kamu gelirlerinden daha hızlı arttığından, kamu harcamalarıyla kamu gelirleri arasındaki dengesizlik 1990 yıllarında çökmüş ve giderek büyümüştür. Kamu harcamalarının son yıllardaki gelişimi, devlet bütçesinin yatırımlara, üretime ve temel kamu hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin işlevlerini yitirdiğini göstermektedir. Kamu harcamalarının olağanüstü artışına karşılık kamu gelirlerindeki düşüş, özelleştirmenin yolunu açmış ve vergi toplamak yerine özelleştirmelerle kamu harcamaları finanse edilmeye çalışılmış ve piyasadaki tekelci yapı güçlenmiştir.
Türkiye tüm bu olumsuzlukları gidermek amacıyla 1990 yılı başlarından itibaren uyguladığı istikrar programları kapsamında izlediği düşük kur politikasıyla girdi fiyatlarını denetleyerek enflasyonun yavaşlatılması hedeflenmiş fakat 1994 yılında finansal kriz gerçekleşmiştir. Daha sonra 2000 yılında oluşturulan enflasyonu düşürme hedefi çerçevesinde aynı istikrar programı benimsenmiş, ayrıca maliye politikaları ve sosyal güvenlik sisteminde yapısal dönüşümler hedeflenmiştir. Fakat bu istikrar programı da, bilindiği gibi ilk olarak Kasım 2000’de bir ekonomik krizi beraberinde getirmiş, sonra da Şubat 2001’de cumhuriyet tarihinin en büyük ekonomik krizine yol açmıştır. Yine bu süreçte, programdaki enflasyon hedefine göre ayarlanan ücret artışları, programın hedeflerinden sapmasıyla reel ücretlerde yeni bir düşmeye neden olmuştur, büyüme hızı önceki dönemlerin ortalamasının altına düşmüş, gelir dağılımı daha da bozulmuş, işsizlik artmış, çarpık kentleşme hızlanmış ve yolsuzluklar artmıştır.
Kazgan’ a göre (Yeni Ekonomik Düzende Türkiye’nin Yeri, 1995) bunun sebepleri; finansal serbestleşme enstrümanlarının çoğunluğunun kamu kesiminin açıklarını karşılamak için kullanılması, yabancı paranın Türk Lirası ile ikame edilmesi, spekülatif sermaye hareketlerinin yarattığı finansal ve reel istikrarsızlıktır. Ayrıca ekonominin serbestleşmesiyle büyüyen dış açıkların 1990’lı yıllardan itibaren gittikçe artan dış borçlarla ve kısa vadeli sermaye hareketleriyle finanse edilmesiyle oluşan dış borç yükü dış ödemeler dengesi sorununu ağırlaştırmıştır. Şubat 2001 krizinden sonra ortaya çıkan tabloda en önemli problemler kamu borç stoku ve bu borç stokunun döndürülmesi için en aza indirilen devlet harcamalarının yarattığı sosyal dengesizlik olarak göze çarpmaktadır.
Türkiye’ nin küreselleşmeye ayak uydurması ve tüm bu olumsuzlukları kendi lehine çevirmesi için öncelikle, milli bir strateji izleyerek Orta Asya’ daki Türk Cumhuriyetleriyle olan ticari ilişkilerini geliştirmeli, devletin ekonomideki rolünü yeniden ve doğru tanımlamalı, kendine öz politikalar, kanunlar ve yönetmelikler oluşturmalı, ekonominin kaynakları yatırımlar ile üretime yönlendirmeli, istihdamı arttırmalı ve kültürel yozlaşmaya izin vermemelidir.
Türkiye’ nin ekonomik analizini yaparsak eğer; faizlerin yüzde 4 binlere kadar çıktığı, büyümenin 2001 yılında yüzde 9,5 küçüldüğü, Türkiye’ nin GSMH’ si 200 milyar dolardan 150 milyar dolara gerilediği, kişi başına düşen gelirin 3 bin dolardan 2 bin 200 dolara düştüğü, yıl sonu enflasyon oranının TEFE’de yüzde 88,6, TÜFE’de yüzde 68,5 gibi yüksek oranlara çıktığı, kamu kesimi toplam borç yükü yüzde 53’ten yüzde 98’e yükseldiği dönemler düşünüldüğünde son yıllarda izlenen ekonomik politikalar uzun dönemli siyasi istikrarında etkisiyle 2001 finansal krizinin ekonomide açtığı yaraları büyük ölçüde gidermiştir.
Büyüme oranı 2003 yılında yüzde 5,9, 2004 yılında yüzde 9,9, 2005 yılında yüzde 7,6 olarak gerçekleşmiştir. Ekonomideki büyüme 2006’ nın son çeyreğinde yüzde 5,2 yılın tamamında ise yüzde 6,1 olarak gerçekleşerek sürdürülebilir bir ekonomik büyüme yakalanmaya başlanmıştır. 2007 yılının ilk çeyreğinde büyüme hızı yüzde 6,7 olarak açıklanırken, son verilerde yüzde 6,8 olarak revize edilmiştir. 2006’ da yıllık enflasyon TEFE' de yüzde 11,58, TÜFE' de ise yüzde 9,65’ dir. Genel seçimlerin olması ve Cumhurbaşkanlığı seçiminde yaşanılan sürecin ekonomiyi olumsuz etkilemesine rağmen 2007 yılı eylül ayı itibariyle yıllık TEFE oranı yüzde 4,41, TÜFE ise 7,70 olarak gerçekleşmiştir. Özel Tüketim Vergisi oranında ki artış ve konut fiyatlarında ki yükseliş nedeniyle kasım ayı enflasyonu ise beklentilerin üzerinde çıkmıştır. TEFE aylık yüzde 0,89 yıllık 5,65, TÜFE ise aylık yüzde 1,95 yıllık yüzde 8,4 olarak gerçekleşmiştir. Aralık ayında ise TEFE aylık yüzde 0,15 yıllık 5,94, TÜFE ise aylık yüzde 0,22 artarak yıllık yüzde 8,39 olarak gerçekleşmiş ve yıllık bazda enflasyon oranları geçen yıla oranla bir düşüş seyri sergilemiştir.
15.01.2008
Yazarın Diğer Yazıları