GÜNÜN SÖZÜ

Yatan aslandan gezen tilki yeğdir. Türk Atasözü

06 Aralık 2019 16:45 Hepsini Gör

YAZARLAR

M. Şefik Postalcıoğlu Dosyası

Anasayfa » Aydın Gözüyle » Kültür - Sanat » Sevil Köse » Sireneye Mektup

Sireneye Mektup
Tarih: 21 Kasım 2019 Yazar: Sevil Köse-Esnaf Kategori: Kültür - Sanat

Sireneye Mektup

Postacı kapıdan seslendi.

-Buyrun dedim.

-Paketiniz var.

İmzaladım formu, aldım paketi. Açtım baktım bir kitap. Dayı göndermiş, İsmail Hakkı... Angara'da dayın olacağına, facebook sayfasından İsmail Hakkı gibi bir dayın olsun yeter... Bir dosta, bir arkadaşa, bir yeğene gönderilebilecek en güzel hediye kitap işte dedim. Açtım paketi 'kıymetli yeğenim Sevil Köse'ye"... Bir çocuk sevinciyle kitabın sayfalarını çevirmeye başladım. Sirene 140 sayfalık bir mektup. Şair, yüreğimin kırıntıları diye başlamış ama şiirler yürek kırıntılarından daha çok içi özlem dolu uzun bir mektup olmuş. Bir sesleniş, bir iç ağrısı, bir iç döküş... İki masal kahramanı... Şöyle ki, bir sigaranın biri yanan tarafında, hem yanan ve hiç sönmeyen tarafında... Sirene sigaranın hiç yanmayan tarafında. Belki de iki tarafta yanıyordur kim bilir. Ya da ikisi de kül...

Mektup edebiyatın can damarıdır. Fuzuli'nin "Şikâyetnâme" adlı eseri edebiyatımızda ilk mektup örneğidir. Kitabın sayfalarını çevirdikçe yazarın içini döküşüne açık ve net tanık oluyoruz.. "Acının insanı güçlü kıldığı yalanı", "Savaşlardan güçlü çıkan çocuklara rastlamadığını" yazıyor şair. Acı insanı güçlü kılar mı tartışılır da savaşlardan güçlü çıkabilen çocuk olmaz elbet. Zira hangi savaş olursa olsun, en çok çocuklar ölüyor... Coğrafyanın kader olduğunu anlamak için İbn-i Haldun okumaya gerek var mı sence Sirene diye sormuş. Bir doğulunun içi ne kadar tenha olabilir ki sence Sirene?  Bir doğulu, Batı'da da doğuludur demiş ve eklemiş. Fert başına düşen milli gelir gibi acılar biriktiriyoruz. Sirene en az sen de benim kadar doğulusun. İtiraz etme. Şunu bilmeni isterim ki: Sen Farid Farjad'ı, Golha'yı, Robabeh Jan'ı dinliyorsun. Sen batılı olamazsın.  Mektup devam ediyor.  "Özlemin bir dili var mı bilmiyorum. Dil konusunda özürlüyüm bilirsin. Oldum olası iki kelimeyi bir araya getiremem hiç bir zaman. Hele ki söz konusu sen isen. Ama artık şunu iyi biliyorum ki Yâr ile bir olmayan, yer ile yeksan oluyormuş Sirene... Yeter artık İstanbul'a ettiğin bu haksızlık. Bilmem anlatabildim mi?"

Şair Sirene'siz bir İstanbul'u tanımlarken güzel bir kentin yâr olmadan ne kadar renksiz ve sessiz olduğundan sitemle dem vuruyor. Eylül ayı'nın tutkusu, Kasım'ın aşkı gibi tanımlamaları bir çeşit bahaneler olarak tanımlıyor. Kitabın tam ortasına geldiğimde gözlerim doldu. Sen bilmezsin Sirene yer yatağında yatanlar bilir. Altı kardeş sıralı bir yatakta yattığımız dönemlerde, içimizden biri altını ıslattığında, tüm kardeşler ıslanırdık. Bu ıslaklığı da hiç kimse üstlenmezdi. Zira hepimiz ıslanırdık. Bu bir eğlenceye dönerdi bizde. Kahkalarla gülerdik. Oyyyyy! dedim tıpkı bizim gibi, biz de üç kardeş aynı günlerden geçmiştik, üç kardeş aynı yatakta yatmıştık. Çocukluk işte, her çocuk kendi yaşadığı zamanın tanığı. O kalabalıkta, o karmaşada, o çocukluk günlerinde bile hiç başının ağrımadığından bahsediyor ve yine Sirene'ye soruyor: ''Yalnızlığın şiddetli baş ağrısı yaptığını biliyor muydun Sirene"

Sen bile beni bırakıp gittiysen, herkes gider Sirene. "Artık oyun oynamıyorum. Kimseye güvenim kalmadı. Kafamın içine taht kuran gürültülü sessizlik ne mazlumun iniltisi, ne kuşun cıvıltısı. Kafamın içinde davul dövünüyor Sirene"... diyor. Çığlık çığlığa susuyorum. Sen çığlık çığlığa iken sesinin hiç çıkmadığı oldu mu Sirene?... Kalabalıklardaki yalnızlığı öyle güzel tanımlıyor ki şair. Her gün biraz daha eksiliyoruz. Kutsal kitaplarda demiyor mu ki Sirene "ben sevdiklerimi, her şeyden eksilterek sınarım'' çooook eksildik çok Sireneeee...

Şair toplumsal olayları da ele almış. Bir aşk mektubunda Sirene'ye seslenişinde yaşadığı çağın tanıklığına şahit olmuş bir gözün iç döküşleri var. Trafik ışıklarında mendil satan çocuklar. Fabrika önünde, grev çadırında halay çeken emekçiler. Sokak ortasında boşandığı kocası tarafından bıçaklanan kadınlar. Hiç ayak basmadığı toprakların hüzünleriyle hüzünlenen... "Çoğu zaman insan olmaktan, insanlığından utanan şair. Utanç biriktirdim. Sen utanç biriktirmek nedir bilir misin Sirene? Utanç biriktirenlerin yıldızlar ile sırları çoğalırmış"... diye ekliyor. Dua diyor şair. Olur ya tanrının icabet edeceği tutar duama. Belki de senin âmin demeni bekliyordur tanrı Sirene...

Dua bir umut çığlığıdır. Alfred De Mussed... Şair çığlıklarında hem duasını hem umudunu diri tutuyor. Gözler kalbin aynası. Hangi renkti senin gözlerin. Şaire göre renklerin de bir önemi yok. "Daha çok içi ısıtan, huzur veren, ruhu kuşatan bakışlar çekmiştir ilgimi her zaman" diyor. "Ve gülüşen gamzelerin Sirene... Ne güzel karşılıklı susuşuyoruz seninle değil mi... Sadece tanrı mı haram kılar. Ya dostun haram kıldıkları, çevrenin, örfün, geleneğin ve senin haram kıldıkların Sirene" derken. Yine doğulu olmanın sancısını çekiyor şair. Ve ekliyor. "Öfkem de var benim. Hep içime atıp tuttuğum Ve sana göstermeye korktuğum Sirene... Kin ve nefret kundağa kadar indi biliyor musun? Gelme sakın buralara gelme... Bütün insanlar birer koleksiyonerdir aslında. Her bir insan, sevdiği değer verdiği şeyleri biriktirir heybesinde. Ben seni biriktirdim satır satır gönül zulamda Sirene... Geçecek elbet. Kaçırdığım tenler" diyor. Her şeyi, herkesi, nasıl ve neden sığdırdın ki o trene. Mektup devam ediyor. Doğmamış olmayı yeğliyor insan derken... İyi ki doğdun Sirene, iyi ki seni tanımışım. Oy kurban. Buğday benizlim. Deniz gözlüm. İpi kopuk uçurtma ruhlum... Bayramları, mezar ziyaretlerini, bir ölünün ona nasihatını. Bayram çocuklarının bayram harçlıklarını. Çocuk gülüşlerinin... Sirene'yi hatırlattığı için sevdiğini söyüyor. Hemen hemen her yer de, her şey de Sirene yi hatırlayan, hatırlatan gözünde kutsuyor. Şair yazmaktan bahsediyor. Kitabın ana fikri bu olsa gerek. "Sana yazmanın, seni bana unutturan en iyi yollardan biri olduğunu. Sana yazmak seninle konuşmak gibi çünkü. Ve seninle konuşurken, sana yazarken her şeyi unutuyorum Sirene"

YAZMAK... İnsan neden yazmak ister ki? İnsanı yazmaya götüren sebepler ne ola ki diye sorduğumuzda birçok sebep sıralayabiliriz. Yaşadıklarını anlatmak için, yaşamadıklarını anlatmak için, isteyip de yapamadıklarını ya da istemeden yaptıklarını söylemek için. Yeni bir dünyayı, hayallerinde, kurmak için... Pişman olduğu için, âşık olduğu, olamadığı, nefret ettiği, kıskandığı, sevindiği ve üzüldüğü için yazar. Yalnız olduğu için... Sartre'ın dediği gibi "dünyaya fırlatılmışlığını başka türlü nasıl tanımlayabilir ki insan. Şiirin deyimiyle "yalnızlık kovanına çomak soktum yine bu gün'' Vıızzzzzzzzzz! Bu yalnızlıktan, bu amansız uğultudan nasıl aralaşabilir ki insan yazmadan. "Gözden ırak olan, gönülden ırak olurmuş. Ne talihsiz bir cümle diyerek ekliyor. Hiç ırak olmadın ki sen Sirene. Hiç bir yere ait olmayan, olamayan şair. Hülasa tüm hayat"... diyerek zaman zaman umutsuzluğundan da dem vuruyor.

İstanbul'dan, mahalle arkadaşlarından söz ediyor. Ütopyalarımızdan arınsak, yine mahalle çocukları olabilsek keşke diyerek çocukluk özlemlerini dile getiriyor. Ve nihayet sona geliyor mektup. Yusuf'un haykırışlarını ekliyor şair. Sürekli denize bakan adı Yusuf mu değil mi bilmediği adamın yanına sokuldu. Adam durmadan denize bağırıyordu... Neden yüzleri, gözleri, elleri, dudakları öpen, öpülen insanlar neden YARALARI da öpmezler. Neden, Neden ki... İnsanları yaralarından öpün İnsanları yaralarından öpün... Soğutarak içtikleri iki çay da, birbirine kilitlenmiş iki çift göz. Sirene'ye mektup en sonunda susmaya karar kılmış. Susalım Sirene. Konuşursak bitecek her şey. Konuşmadan içini mektuba döken şair, Sirene'yi ve kendini susmaya davet etmiş. Mavi göz, mavi deniz, derinlik derken. Deniz derinliğinde deniz kzı Sirene'ye yazdığı mektup. Mevsim kışa döndü Sirene. Buz kesiyor senin olmadığın her yer. Üşüyorum Sirene. Hem de çok üşüyorum. Üşüsem de bir sen varsın içimde üşütmedim. Yerin her daim sıcak kalacak. Nefes alıp verdiğim sürece. Saklıyorum seni Sirene. Susuyorum artık Sireneeeee. Kitabı okuyup bitirdiğimde Şairin duasına amin demek düştü payıma. Olur ya Sirene ve okuyucu amin derse duanın tutacağı tutar. Madem duam bir umut çığlığı. Umudu dürtmek ve diri tutmak gerek. Nazım dememiş miydi...''umuda bin kurşun sıksa da ölüm, umuda kurşun değmez ki gülüm". Herkesi toplayan giden bu acı dolu tren vagonları elbet geri dönecektir.

Kitabın dili, acının dili, sitemin dili, renklerin dili, şehirlerin dili, örf ve adetlerin dili, doğunun dili, arkadaşlığın dili, özlemin dili, çocukluğun dili, sevdanın dili, gözlerin dili, sözlerin dili olmuş ve susmuş... Susmasın inşallah. Bu kadar yalın ve duru bir dil. Üstelik cesurca iç döküşün devamı gelsin temennisiyle kitabın kapağını kapatıyorum.

 

 

21 Kasım 2019

Yazi ile ilgili görüş ve önerilerinizi sevil.kose.mehmet@hotmail.com adresine gönderebilirsiniz.

Sitede yer alan her türlü yazı, şiir, karikatür vb. eserlerden, eser sahibi sorumludur. Kocaeli Aydınlar Ocağı'nın resmi görüşü olarak değerlendirilemez.