IMG-LOGO
Güncel

Değerli Devlet Adamı Rahmetli Alparslan Türkeş’in Ardından...

18 01 2021

1

Rahmetli Türkeş’i tanımak, onunla aynı idealleri, fikirleri ve heyecanı paylaşabilmek bir Türk aydını için en büyük şereftir. Kendisini 1960’lı yılların sonlarında tanıma şansına sahip oldum. Hangi açıdan bakarsak bakalım 2000’li yıllarda eksikliğini sürekli hissediyoruz. Meslektaşım ve ağabeyim İ.Ü. İktisat Fakültesi Sosyoloji ve Metodoloji Araştırma Merkezi öğretim üyelerinden rahmetli Prof. Dr. Mehmet Eröz ile yine Allah’ın rahmetine kavuşmuş olan idealist insan İ.Ü. Edebiyat Fakültesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu’nun bu tanışmada büyük payları olmuştur. O tarihlerden bugüne çok çileli, inişli, çıkışlı günler geçirmesine rağmen, rahmete kavuştuğu ana kadar Alparslan Türkeş davasına ve Türk Dünyasına olan kalbi bağlılıktan, Türk milliyetçiliğinin bayraklaşan ismi ve lideri olmaktan bir an bile uzak durmamıştır. Aslında O, devletin yapması gereken bir kamu hizmetini yerine getiriyordu: Türk gençliğine sahip çıkmak, ona rehberlik yapmak ve geleceğin teminatı olan gençleri Türklük aleyhine faaliyet gösteren mihraklardan uzak tutmak için gerekli uyarıları yapmak ve onlara milli kimliklerini hissettirmek, vatan sevgisini aşılamak.

Bu ulvi gaye ve hizmet yolunda kendini etnik özürlü gören, Türk milletine mensup saymayan, zihinleri aşırı sol ideoloji veya siyasi ümmetçilik ile işgal edilmiş ve dondurulmuş çevrelerce devamlı saldırılara, haksız ithamlara hedef oldu. Türk toplumuna kendisi ve Türk milliyetçileri demokrasi düşmanı şiddet yanlısı ve aşırı uç olarak takdim edildi.  Aşırı uçlar şeklindeki yaklaşım zihinlerde sürekli bulanıklık ve belirsizlikler yarattı. Bu şekildeki bir takdim bazılarının belki siyasi çıkarlarına ve siyasi geleceklerine hizmet ediyordu ama Türkiye’nin menfaatleri ve geleceği ile taban tabana zıttı. Yeri geldiği zaman kendilerine demokrat sıfatını uygun gören, ancak içlerine bir türlü demokrat olmayı sindirememiş bazı yazarlar, siyasiler ve bazı özel kanal programcıları hep rahmetli Türkeş’i kötülediler ve karalamak istediler.  Aslında bunlar bindikleri dalı kesiyorlardı. Anti devletçi ve anti milliyetçi tahriklerle ve yönlendirmelerle vakit geçiren bazı yayın organları daha çok yurt dışından güdümlenen bazı merkezlere hoş görünme gayreti içindeydiler. Bunların bir kısmı ise bugün gerçekler önünde mahcup oldular ve partilerüstü bir politika izleyen, milli endişe ve hassasiyete sahip, demokrasiyi mutabakat ve işbirliği olarak anlayan bu büyük insanın manevi huzurunda adeta günah çıkarmakla dikkat çeker oldular. Peki, Türkiye’nin günahı neydi? İnsanları neden yanlış kamplara sürüklediler? Milliyetsizliği, vatansızlığı, devletsizliği hedef alan sağda ve aşırı solda yer alan bazı çevreler doğruların ve gerçeklerin yanında yer almayı neden bu kadar geciktirdiler? İdeolojik çatışmaların ön plana çıkarıldığı soğuk harp döneminin bitmeyeceğini mi zannettiler?  Türk milliyetçiliğine dost olacak insanları düşman haline getirdiniz ve kendi toplumu ile kültürü ile yabancılaştırdınız. Eğer, geç bile olsa, bugün bu soruların cevabı bazılarınca doğru olarak ortaya konmak eğiliminde ise, bu gelişme bile ülke için bir kazançtır.

Ülkemizde dikkat çeken bir yanlış da milliyetçilik ile ırkçılığın maksatlı olarak birbirine karıştırılıp milliyetçileri suçlama alışkanlığıdır. Milliyetçilik kültürel değerlere bağlı (endeksli) bir kavramdır. Irkçılık ise; sosyal olayların sebep ve sonuç ilişkilerinde biyolojik ve genetik özelliklere bağlı kalmaktır. Milliyetçilik kendi milliyeti dışındakileri aşağılamak, dışlamak değil; başkaları ile Dünyayı eşit, adil, anlamlı ve istismar edilmeden paylaşabilecek şuur ve olgunluğa erişmedir. Tarihte sürekli olabilmenin garantisidir. Rahmetli Türkeş de ırkçılıkla milliyetçiliği ayıran milliyetçi bir liderdir. Bizim kültürümüzde ırkçılık virüsü bulunmamaktadır. Eğer varsa farklılıklar üzerinde birlik arama prensibi hâkimdir. Ancak kendi kendini inkâr edip egemenlikten vazgeçip egemenliği paylaştırmak da yoktur. Milliyetçilik konusunda son yıllarda değerini daha çok anladığımız Mustafa Kemal Atatürk “bizim milliyetperverliğimiz, başka milletleri küçümsemeyen, mağrur olmaya yer vermeyen bir milliyetçiliktir. “ şeklinde milliyetçiliği yorumlamaktadır.(1)  Milliyetçilik ne bir tören malzemesi, ne dışa kapanma, ne de duygusal düşmanlıktır. Aslında isteseniz de dünyaya kapanamazsınız. Milliyetçilik, bir ideoloji değil; o sürekli ülke yararına çalışan bir pratiğin adıdır. Milliyetçilik, öncelikle Türk milletine mensup olma şuurunu paylaşmaktır.Aslında milliyetçilik ne dışa kapanmadır; ne sadece duygusallık, ne de basit bir düşmanlıktır. Dış politikadan ekonomiye ve çevreciliğe kadar ülke çıkarlarını koruyarak geliştirmek şuur ve olgunluğudur. Genelde kabul edildiği gibi çağımızın yükselen bir değeridir. Belirli bir tavır alışlar bütünüdür. Kendi milliyeti dışındakileri aşağılamak ve dışlamak bize yabancıdır. Milliyetçilik duygu ve şuuru herhangi bir sınıfın, tabakanın, etnisitenin, sosyal grubun ve bir dönem Batı’da olduğu gibi şehirlilerin (burjuvazinin) tekelinde olamaz. Bundan dolayı göreceli bir anlayışla Türk Milletini burjuvazinin gelişmesinden doğan bir geçiş toplumu olarak vasıflandıramayız. Türk milliyetçiliği bir seçkinler hareketi de değildir. Hangi sosyal sınıfa, etnisiteye, mezhebe, bölgeye mensup olursa olsun; fertlerin ülke çıkarlarına sahip çıkabilmeleri, milli menfaatlerden vazgeçmeme şuuruna sahip olmalarıdır. Mesleği, etnisitesi ve statüsü ne olursa olsun…(2) Rahmetli Türkeş’i cahilce ırkçılık ile suçlayanlar ya ırkçılığın ne olduğunu bilmemekte ve buna şahit olmayanlardır, ya da milliyetçiliği kendileri ve işbirlikçileri için engel olarak görenlerdir.

Bu bakımdan milliyetçiliğin Batılı tanımları Türk tarihindeki tanıma uymamaktadır. Doğu toplumlarında ve Türk milletinde Çin’e karşı milliyetçilik yapılmak zorunda kaldığımız çağlarda Orhun Abidelerine kazıldığı gibi ne Doğu’da ve ne de Batı’da ne burjuvazi, ne de kapitalizm vardı. Sosyal bilimlerde konulara itibari (göreceli, relativist) yaklaşma geleneği ve mecburiyeti vardır. Bu anlayış bizi basit ve kolay genellemelerden uzaklaştırır.

Milliyetçilikle demokrasi arasında yakın bir ilişki vardır. Demokrasi sosyolojik açıdan kalabalıkların rejimi değil; neden ve niçin bir arada bulunduklarının şuuruna sahip, bazı farklara rağmen; ortak mutabakatları gelişmiş milletleşmiş toplumların rejimidir. Demokrasinin gelişmediği bölge ve ülkelerde milliyet yerine etnik ve mezhep şuuru öne çıktığından milletleşme sağlanamaz ve yabancı işgallere karşı Irak ve Suriye örneğinde olduğu gibi direnilemez. Çünkü bu gibi toplumlarda etnik ve mezhep çatıştırmaları sürekli haldedir. Bu bakımdan milletleşme demokrasinin alt yapısını oluşturur. Sadece bir parçayı esas alan etnikçilik ve mezhepçilik yapan gruplar bütünü reddettikleri için demokrasi ile de çelişirler. Böyle gruplardan meydana gelen toplum yapısı tamamlanmamış devlet ve kararsız toplum manzarası çizerler.

Değerli bilim adamı Erol Güngör bu konularda bize ışık tutmaktadır. O’na göre, Türk milliyetçiliği bir kültür hareketi olarak ırkçılığı, halka dayanan bir siyasi hareket olmasıyla da otoriter idare sistemlerini reddeder. (3)  Türk milliyetçiliği değişik sistem ve rejimlerle özdeşleştirilemez. Türk milliyetçiliği ifadesi Orta Asya’da taşlara kazınırken insanlık tarihi henüz ne faşizmi; ne de nasyonel sosyalizmi tanıyordu. Bunlardan alacağımız herhangi bir tarihi ders de yoktur. Milletten ırkı ve ırkçılığı anlayan ve milliyetçiliği reddeden siyasi ümmetçilerin yanlışlarına düşmemek gerekir. İslam ümmeti farklı milli devletlerden meydana gelir. Türk milletine mensubiyet şuuru ile İslam alemine mensubiyet birbiriyle çelişmez. Bunlar farklı şeylerdir. Bu konuda İskender Öksüz’ün bir eserinde konuya yaklaşımı dikkat çekicidir: “…milleti ırka eşitleme gayretindeki bir başka grup da siyasi ümmetçilerdir. Onların kelime haznesi cahiliye döneminde kavim denilen klancı kültürle sınırlı olduğu için milleti klana, klanı da ırka eşitlerler. “(4) Bu çarpık anlayışın sonucu olarak bazıları Türkiye’de sadece Türk milletinin bulunmadığını, başka milletlerin de bulunduğunu söyleyebilirler. Türkiye sadece Türklerin değildir ifadesi de bu çarpıklığın bir sonucudur.

Önemli fikir adamlarımızdan ve maalesef ırkçılıkla suçlanan Nihal Adsız ve kardeşi Necdet Sancar “biz laboratuvar ırkçısı değiliz; Türk, Türk ırkından gelenlerle en az Türk ırkından gelenler kadar kendini Türk hissedenlere denir” şeklinde açıklama yapmışlardır.(5) Maalesef ülkemizde insanları kolay etiketleme görülmektedir. Kişilerin yazdıkları ve söylediklerinden çok kulaklara fısıldanan peşin hükümlü yönlendirmelerle insanlarımız birbirinden istifade edemeyecek ölçüde uzaklaştırılmıştır. Biz ve onlar şeklindeki kısır bir ayırımcılık daima süre gelmiştir.

Rahmetli Türkeş Türkiye üzerindeki oyunların farkında olan, günlük olaylara göre yön çizmeyen, ufku geniş, teröre karşı alınacak tedbirlerin de ülkeden ülkeye değişebileceğini düşünen bir devlet adamıydı. Türkiye’deki terörün kaynağını ne demokrasi eksikliğinde ve ne de bölgesel az gelişmişlikte görüyordu. Hedef dün Osmanlıydı bugün de T.C.’dir. Türkiye’nin üniter yapısını, toprak bütünlüğünü, milli devlet anlayışını hedef alan Sevr hayranlığı bazılarında nüksetmişti. Kendilerine dış destek de ihmal edilmiyordu. Sorunların çözümlerinde de kolay ve basit genellemelere ve taklide gidilmemesi gerektiğine inanırdı. Rahmetli Türkeş Kürtleri asla temsil etmeyen onun bunun oyuncağı terör örgütü ile halkı ayırmanın gerektiğine inanırdı.  DEVAM EDECEK