IMG-LOGO
Güncel

Muhafazakârlık Ve Devrim Üzerine

18 07 2021

Dr. Hikmet Kıvılcımlı; “Tarih Tezi Işığında, İlkel Sosyalizmden Kapitalizme Son Geçiş Japonya” adlı eserinde (Tarih Bilimi Kitapları Mayıs 2000), sayfa 13 te aynen şöyle diyor:

“Gerçek sosyal devrim; birkaç kişinin veya birkaç zümrenin eseri olmak şöyle dursun, en belli başlı büyük sosyal sınıfın bile toptan ve bilinçli davransa dahi tek başına başarabileceği bir şey değildir.

Sosyal Devrim; bir toplumdaki bütün sosyal menfaatlerin, hep birden içine girdikleri, üretici güçlerin üretim biçimleri ile olan çelişkilerinin hat safhaya çıktığı sosyal bir krizle ansızın doğar.

            Buradan Depresyon üzerine biraz kafa yoralım, yorumlar yapalım. Depresyon hakkında birkaç kitap okudum. Ama uzun bir süreçte, her hafta sonu çıkan Cumhuriyet Gazetesi Bilim ve Teknik ekinde depresyon hakkında çıkan belki onlarca bütün makaleleri okudum, kestim, sakladım ve başucuma koydum. Bence biraz amatörce bilgi sahibi olabildim. İhtiyatla okunup, kabul edilmesi kaydıyla aşağıda çıkarımlarımı özetliyorum.

* Depresyon; bir kişinin içinde bulunduğu ortamda, üzerine bir denge inşa edebilerek oturduğu sosyal zeminin, “Statükonun”  aniden değişmesi ve kişinin, kendine; “eyvah, ben ne yapacağım şimdi” sorusunu sorması ile ortaya çıkar. Vücut aklı, bir korunma sisteminin sonucu; “sen mademki ne yapacağını bilmiyorsun, o zaman hiç yürüme, düşersin, bir yerin kırılır, otur ilerisi için bir plan yap vb.” diye kişi yerine düşünerek ve karar vererek, mental enerjisini iyice kısar ve kişiyi deyim neredeyse kıç üstü oturtur.

            Depresyona neden olan Statükonun aniden değişim örnekleri olarak aşağıdakiler gösterilmektedir:

* Evlenme,

* Boşanma,

* Bir çocuğun olması,

* Bir çocuğun kaybı,

* İş değiştirme,

* Şehir değiştirme,

            Buradan zihinsel yapımızın, yazılımımızın, aslında muhafazakâr olarak inşa edildiğini önerebiliyorum. Bu doğal haslet, bir kusur olarak görülemez, bir gerçeklik olarak kabul ve saygı görmelidir. Ancak var olan medeniyet ve Cumhuriyet yurttaşı konağından bir önceki ümmet, kul konağına dönüş talebi muhafazakâr değil gerici bir taleptir. Toplumda kolay kolay karşılık bulmaz bu nedenle gizli ve nihai amacını gizleyerek var olmak zorunda kalır.

            Dr. Hikmet Kıvılcımlı’dan aldığım girişteki paragrafta da bir devrim için “çelişkilerin had safhaya çıktığı bir sosyal krizden” bahsedilmektedir. Yani bence, varolan statüko, zemin zaten parçalanmış ve dağılmıştır. Halk başka bir statükoyu kabullenmeye hazırdır.

            68 öğrenci olaylarında, yaş itibarıyla biraz geç kalmış olarak sol cenahın epeyi kıyısında yer almıştım. Elime hiç silah almadım, hatta çıplak gözle bir silah dahi görmedim. Ama o günlerden bana sosyalizm miras kaldı. Herhalde sosyalizmi benimsedim, içselleştirdim. Sitemizde yayınlanmış olan “Küba Üzerin” başlıklı denememde aynen şöyle demişim:

            “Ben, insan onurunun çiğnenmediği böyle bir toplumda yaşamaktan mutlu olurum, onur duyarım. Bunun için ne kadar usta bir avcı olursam olayım, avımı o gün şansı yaver gitmemiş türdaşlarımla paylaşmak isterim. Çünkü kendi karnımın tıka basa doyması yerine herkesin karnının eşit şekilde doymasını isterim. Hatta karnım tam olarak doymasa ne çıkar, yeter ki bebelerin karnı tam doysun, karınları aç diye çaresiz ağlamasınlar, üşümesinler, mutlu büyüsünler, mutluluğu sevsinler;

Serçenin kanadını kırmasınlar,

Karıncaya hor bakmasınlar,

Karacanın yavrulusunu vurmasınlar,

İnsana kıymasınlar.

Sevgiyle ve mutlulukla kalın.”

            Bir de Büyük Atamızı ve onun “Cumhuriyet, kimsesizlerin kimsesidir” deyişini çok benimsedim.

Bir de pusulam sadece ve sadece gerçeeeeeeeeektir. Gerçeği hep ararım.

Sonunda ulusalcı bir sosyalist olarak aranızdayım işte. Bu gözle 68 öğrenci olaylarına bakıyorum şimdi. Önce Fransa’da 68 olaylarının öncesine dönelim.

            1 Temmuz-22 Temmuz 1944 tarihleri arasında, ABD de yapılan, 44 ülkeden gelen 730 delegenin katıldığı ancak karar verici devletlerin sadece ABD ve İngiltere olduğu Bretton Woods resmi adıyla, “Birleşmiş Milletler Para ve Finans Konferansında” USD altına dönüşebilen tek para birimi olarak kabul ediliyor ve 1 ons altın 35 dolara sabitleniyordu. ABD, kendisine talep gelmesi halinde doları bu tutar karşılığı altına çevirmeyi taahhüt ediyor, buna karşılık diğer ülkelerin para birimleri artık dolara göre değerleniyordu.

            Fransa 1965 yılı başlarında elindeki dolara karşılık ABD’den altın talep etmeye başladı. Dolara karşı altın almak güvence demekti. 4 Şubat 1965 günü Eliysee Sarayı’nda dananın kuyruğu koptu. De Gaulle, 1944’deki Bretton Woods’un zamanına göre iyi bir anlaşma olduğunu söylüyor fakat 20 yıl sonra artık geçersiz olduğunu ilan ediyordu. Ülke siyasal ve ekonomik açıdan en parlak günlerini yaşıyorken ülke basını, sendikalar ve üniversite gençliğinin başını çektiği “Diktatör De Gaulle” konulu eylemler birbirini izlemeye başladı. Sonunda romantik solcuların 68 Devrimi olarak adlandırdığı olaylar patlak verdi. Seçimler yenilendi ve ilginçtir, De Gaulle eskisinden daha fazla oy aldı. Ancak ömrü boyunca büyük badireler atlatan adam, bir referandum yenilgisiyle istifa ederek taşradaki sakin evine çekildi. Fransa’nın kudretli generali ve devlet başkanı, bir yıl sonra kalp krizi geçirip öldü.

            Netice olarak yorgan gitti, kavga bitti deyişine uygun olarak, Fransa’da başlayan ve Avrupa’ya sıçrayan öğrenci hareketleri söndü gitti. Ama Türkiye’mizde başka şeyler oluyordu. Yine sitemizde, ”Türk Ulusunun Mayası” başlıklı denememde şöyle demişim:

            “Bizim memlekette, sağda ve solda, militanlar, o dönemin en idealist gençleri, karşısındakinin, bir işgal kuvveti üniforması içindeki gerçek bir düşman olmadığını bilmelerine rağmen, kıyasıya vuruşmuşlardır. Bunda, kaçakçılıkla ellerine tutuşturulan bol miktarda silaha ilaveten tarihten gelen gelenekle, vuruşkan savaşçılar olmalarının payı yok mu idi?” 

            Demirtaş Ceyhun’un, “Ah Şu Koca Bıyıklı Türkler” kitabında mı idi acaba,  şöyle bir saptama okumuştum: “Osmanlı Devletinin Anadolu tarihi, Türkmenlerle savaş tarihidir” Yani Anadolu, müstebitlere boyun eğmemiş, sürekli ayaklanmış. Buna bir işaret koyalım; bir de şuna işaret etmek isterim ama önce bir hatırlatma:

            ‘Aydınlanma nedir?’ sorusuna yanıt Immanuel Kant’tan (1784); “Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır Sapare Aude! ‘Aklını kullanma cesaretini göster!’ sözü şimdi Aydınlanmanın parolası olmaktadır. Doğa, insanları yabancı bir yönlendirilmeye bağlı kalmaktan çoktan kurtarmış olmasına karşın (naturaliter maiorennes) tembellik ve korkaklık nedeniyledir ki insanların çoğu bütün yaşamları boyunca kendi rızalarıyla erginleşmemiş olarak kalırlar ve aynı nedenlerledir ki bu insanların başına gözetici ya da yönetici olarak gelmek başkaları için de çok kolay olmaktadır. Ergin olmama durumu çok rahattır çünkü.”

            Ergenleşme çabasını kuşak çatışması olarak ta görebiliriz. Ergenlik yaşına gelmiş bir kişi, büyüklerince dizayn edilmiş artık geri dönülmez bir aşamaya geldiğini anladığında bütün bunlara ‘benim düşüncelerimi, isteklerimi hiç değerlendirdiniz mi?’ diye isyan eder. Bir reddediş, bir çatışma dönemi yaşanır. Bu dönemin sonunda kişi bütün bu statükoyu kendi rızası ile kabullenmiş olarak ergenleşir. “Özgürlük, zorunluluğun bilincine varmaktır.” (Hegel)

            Bizim 68 kuşağı hareketinin bence temel dürtüsü bu ergenleşme çabası idi. Ancak bu kez hedefte aile büyükleri değil, en büyük baba Devlet vardı. Çok fazla ergenleştik. Çatışma çok sert oldu. Ülkücü arkadaşlarda ise Devlete kesin biat duygusu ve davranışı vardı. Şunu hep hatırlarım: 12 Mart öncesi devrimci gençlik olarak Şirinyer Halkevinde yuvalanmıştık. Biz polis otolarından kaçarak, köşe kapmaca oynayarak gece afişlemesi yaparken ülkücü arkadaşlar bunu polis otoları eskortluğunda yapıyordu.

            Burada yeri gelmişken veya gelmemiş iken bu denemeden bağımsız olarak günümüz için Devlet hakkındaki görüşlerimi de aktarmak isterim. Bence Devlet, siyasi iktidarların tayin ettiği, vatanın ve milletin hizmetindeki sivil ve askeri bürokrasidir. Termodinamik temel yasalarının birine göre her sistem kendini en az enerji harcayacak düzeye indirger. Bu yasa, geçmişte bir Milli Eğitim Bakanımızın söylediği rivayet olunan “Okullar olmasaydı, maarifi ne güzel idare ederdim” ifadesinde tam olarak kendini bulur. Bu nedenle her devletin temel vasfı despot olmasıdır. Bu despotluk, cesur vatandaş ve ilkeli siyasetçilerin mücadeleleri ile demokratlığa doğru evrilir. Yani bana göre Devlete biat etmek yerine devletle demokratik bir mücadele içinde olmak bana göre daha doğrudur.

 

            Sonuç olarak sol cenah ta devlete karşı ayaklanmış, devrim için ordulaşma yapılanmasına gitmişti.

Aslında önce sadece sol cenahta verilmiş olan kırk üç can kaybının bu yapılaşmayı körükleyen büyük bir provokasyon olduğu aşikardı. Ancak devrim yapılmak istenen Türkiye’de sosyal siyasi yapı şöyle idi: İktidarda %2.5 enflasyon, %7.5 kalkınma hızıyla, büyük sanayileşme hamleleriyle, benim de kabul ettiğim bir doğru olarak ”Türkiye’ye bir Türkiye daha katmakta olan Adalet Partisi, Süleyman Demirel Hükümeti vardı. Adalet Partisinin başında olduğu koalisyon hükümetinin ABD’nin silah ambargosuna karşılık olarak 25 Temmuz 1975 te ABD üslerini kapatarak yanıt verdiğini hatırlamak gerekiyor.

            Yani Türkiye’mizin temel sanayi kuruluşlarını kuran, inşa edilen elliye yakın barajla çiftçinin tarlasına suyu ulaştıran, dokunulmaz YSK ile milletin tercihi sonucu iktidarların seçimle değiştiği bir Millici ve kalkınmacı bir dönemden bahsediyoruz. Bu dönemde, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın işaret ettiği gibi, milletin statükodan memnun olmadığını önererek bir devrime kalkışmak büyük bir yanlış idi. Dr. Hikmet Kıvılcımlı sağlığında bu kalkışma düşüncesine karşı,  elinden geldiği kadar büyük bir mücadele vermişti.

            Sonuçta olanlar oldu. Sinan Cemgil öldürüldüğünde onu ihbar eden köylülere, babası ve annesi şunları söyler: “Ben varlıklı bir aileden geliyorum. Öğretmenim, ekonomik durumum oldukça iyi. Oğlumu en iyi şekilde yetiştirdim. En iyi okullarda okuttum. Ülkenin en güzide üniversitesi ODTÜ’de okuyordu. Hiçbir şeye ihtiyacı yoktu. Ölmese yüksek mühendis çıkacak ve o da varlıklı bir hayat yaşayacaktı. Fakat o sizin iyiliğiniz için öldü.

Bunu bilesiniz diye söylüyorum.”

            Onlar o yaşta kaldılar ya, ben şimdi sanki annesi babası imişim gibi bu çaresiz feryadı her okuduğumda gözlerim ıslanır.