IMG-LOGO
Röportaj

Türk müziğinin genç dehâsı FÂTİH SALGAR ile melodi âhenginde bir sohbet.

17 09 2022

Türk müziği, batıcıların baskılarına rağmen en az etkilenen kültür unsurumuzdur.              

Oğuz Çetinoğlu: Sizce, günümüzdeki Türk müziği; hizmet edeni,  hayran kitlesi ve müzik kalitesi itibâriyle olması gereken yerde mi?

Fâtih Salgar: Gönül; ‘Evet gereken yerde.’ Demeyi istiyor fakat olması gereken yerde değil.

Bunun da çeşitli sebepleri var. İnsanlar ucuzu, kolayı tercih ettirilir hâle getirildi. Ortada Selimiye’nin Süleymaniye’nin karşılığı olan bir mûsıkî var. Ama bu mûsıkîyi anlamak için en azından dinleme alışkanlığını edinecek gayret yok. Yine biraz edebiyat, biraz makam  bilgisi, biraz form bilgisi  vs. gibi tamamlayıcı  bilgiler de edinilse, dayatılan müziklerin ne kadar amaçsız ve hafif oldukları anlaşılır. Bununla beraber  çağın nimetlerinden faydalanmak gibi imkânlar da var. Hiç olmazsa isteyenin ulaşabileceği kaynaklar, hiçbir zaman olmadığı kadar çok.

Hizmet edenlere gelince, onların da sorumlulukları icabı, son derece şuurlu hareket etmeleri gerekir. Bu arada ‘Türk müziği’ deyince, sanat değeri olan müziği, özellikle de ‘Klasik Türk Müziği’ni algıladığımı da belirtmeliyim.

Çetinoğlu: Batı tesirindeki Türk edebiyatı’ndan söz edildiği gibi, ‘batı tesirindeki Türk müziği’nden de söz edilebilir mi?

Salgar: Batının tesiri,  edebiyatta olduğu gibi, mûsıkîde de olmuştur. Konuya girmeden önce, Osmanlı Devleti’ndeki değişim rüzgârlarını şöyle bir hatırlamakta fayda olacağını sanıyorum.

Sultan İkinci Mahmud Han yönetimindeki Osmanlı Devleti;  idârî, askerî ve sosyal yönleriyle büyük değişimler yaşıyordu.

İkinci Mahmud Han’ın yetişmesinde ve kişiliğinin oluşup gelişmesinde Sultan Üçüncü Selim Han’ın büyük etkisi  vardı. Üçüncü Selim Han, 1808 yılında katledildi. Sultan Dördüncü Mustafa Han, kendisinin yerine tahta oturtulmak istenen kardeşi Şehzâde İkinci Mahmud’u öldürtmek istedi. Fakat şehzâde,  birkaç dakikalık farkla bacadan dama çıkarak kurtuldu. Alemdar Mustafa Paşa, Şehzâde İkinci Mahmud’u tahta oturttu. 

Sultan Dördüncü  Mustafa Han tahta oturduktan sonra oluşan siyâsî şartlar, O’nun Sultan Üçüncü Selim Han’ın yapmayı düşündüğü ve kendisinin de inandığı yenilikleri ertelemesine sebep olmuştu.

 Nihayet  1826  yılında Vak’a-i Hayriye olarak da adlandırılan ve  Yeniçeri ocağının kanlı bir şekilde ortadan kaldırılışı, Osmanlı Devleti’ndeki geri dönüşü olmayan yeniliklerin de başlangıcı oldu.

 Özellikle yeniden yapılanan Osmanlı ordusunun, batı standartlarına göre düzenlenmesi, yüzlerce          yıl Yeniçeri ocağıyla seferlere çıkmış, elde edilen zaferlerde yapmış olduğu müzik ile katkıda bulunmuş olan mehterhanenin, kesin bir şekilde ortadan kaldırılmasına sebep oldu. Yeni kurulan ordu için yapılacak müzik, yâni batı müziği, artık  devletin resmî müziği olarak hüküm sürecekti.

Sultan İkinci Mahmud Han, batı müziğinin devlet çatısı altında resmiyet kazanmasının öncüsü olmasına rağmen, kendi hayatında, klâsik bir anlayışa sâhip idi ki… bunların başında da mûsıkî geliyordu. Mûsıkî zevk ve anlayışını Üçüncü Selim Han’dan almış, bu san’atın inceliklerine hâkim, tanbur çalan ve ney üfleyen, besteler yapan, ‘Adlî’ mahlâsıyla şiirler yazan bir padişah idi. O’nun en önemli yönü ise Türk Mûsıkîsini bütün ihtişamıyla koruması, Sultan Üçüncü Selim Han döneminde olduğu gibi büyük bestekârlara destek olarak onları himâye etmiş olmasıdır. Hâl böyle iken, yeni oluşturduğu ‘Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye’ adı verilen ordu için hemen harekete geçmiş, yeni kurulmuş olan ve Avrupa usullerine göre eğitilen bu ordunun mûsıkîsi için Manguel  adlı bir Fransız’ı görevlendirmiş, hatta bu kurum için, marş formunda Acem-Aşîrân bir eser de bestelemiştir. Tabiatıyla başlangıç aşaması, bu müziğe olan yabancılıktan dolayı iyi bir sonuç vermemiş, bunun üzerine de  1828 yılında Mızıka-yı Hümâyun kurularak başına Giuseppe Donizetti  getirilmiştir. Donizetti’nin, belirli bir program dâhilinde, orkestra, bando, opera, operet gibi icraya dayalı kurumların oluşması için büyük gayret sarfettiği mâlûmdur.

 Sultan İkinci Mahmud  Han, 1839 yılında ebedî âleme intikal ettiğinde, Osmanlı Devleti, işte böylesine bir değişim sürecini yaşıyordu.  İkinci Mahmud Han’ın yerine tahta geçen ve 16 yaşında olan oğlu Sultan Abdülmecid  Han da babası gibi  ülkenin çıkarına uygun yeniliklere inanmış ve bu yönde yetiştirilmiş bir padişah idi. Almış olduğu eğitim dolayısıyla, batı kültürüne hâkim ve zevkleri de bu yönde gelişmiştir. Tahta geçer geçmez ilân edilen Tanzimat Fermanı ile devletin resmî politikasının yönünü de belirlemiş oluyordu. Batı müziğini ve piyano çalmasını öğrenmiş, geleneğe dayalı olarak himâye ettiği Türk mûsıkîsine karşılık batı müziği O’nun döneminde büyük gelişmeler kaydetmiştir. Sarayda Türk mûsıkîsine verilen değere rağmen, çözülmenin kesin başlangıcını bu yıllarla bağlamak mümkündür. Bunun en önemli örneği de mûsıkîmizin dâhi bestekârı Dede Efendi’nin vermiş olduğu tepkidir.  Sultan Üçüncü Selim Han  döneminde yıldızı parlayan, Sultan İkinci  Mahmud  Han döneminde de tartışmasız olarak en büyük bestekâr olduğu kabûl edilen ve saygı gören Dede Efendi, ülkedeki mûsıkî anlayışının nereye doğru gittiğini çok önceden görmüş, bu doğrultuda neler yapılabileceği konusunda adeta ders niteliğine sâhip eserler vererek gidilmesi gereken yolu göstermişti.

Mutlaka bu büyük ve geri dönüşü olmayan yoldaki sıkıntıları talebelerine aktarmış, sonunda da (rivayet de olsa)  ‘bu oyunun tadı kaçtı’ diyerek,  gelinen noktadaki büyük gerçeği vurgulamıştır. Dede Efendi daha sonra iki talebesi; Dellâlzade İsmail ve Mutafzade Ahmed Efendilerle Hacca gitmiş ve dönüşte kolera salgınına mâruz kalarak vefat etmiştir. Yıl 1846 dır.

1828 yılında kurulan Mızıka-yı Hümayun’un yapısını genel olarak değerlendirerek, mûsıkîmizin geldiği noktayı daha iyi anlayabiliriz. Bu kuruma 1831 yılında okul hüviyetine sâhip ve mevcut kuruluşlara san’atçı yetiştirmek üzere bir bölüm de ilâve edilmişti. Önce bando, sonra orkestra, kurulan ilk temel bölümler idi. Daha sonra mevcut durum da gözetilerek, fasıl heyeti ve Müezzinan Bölükleri de bu kuruluşa eklenmiş ve geniş manâda bir Türk müziği bölümü oluşturulmuştur. Daha sonra Fasıl Heyetinin ‘Fasl-ı Atik / Eski Fasıl’ ve ‘Fasl-ı Cedid / Yeni Fasıl’ olarak ikiye ayrıldığını görmekteyiz.

Sultan Abdülhamid Han dönemine kadar devam eden bu yapıya, sonradan opera ve operet, tiyatro, orta oyunu, cambaz, karagöz, hokkabaz ve kukla… gibi yeni bölümler eklenmişti.  Bir ara da mandolin grubu  oluşturuldu.

Fasıl Heyetini oluşturan iki bölümden biri olan Fasl-ı Atik’de geleneksel anlayış devam ettiriliyordu.  Meşk anlayışının devam ettiği, klâsik eserlerin klâsik sazlarla icra edildiği Fasl-ı Atik’de döneminin önde gelen bestekârları, hânendeleri ve sâzendeleri görev yapmışlar, yine bu mûsıkîyi gelecek nesillere aktarabilecek seviyeye sâhip öğrenciler yetiştirmişlerdir. Bunların içinde ün sahibi olarak ve bir ölçüde Dede Efendi zincirini oluşturan şu isimleri sayabiliriz: Dede Efendi, Dellâlzade, Haşim Bey, Rifat Bey, Hacı Ârif Bey, Lâtif Ağa, İsmail Hakkı Bey, Şekerci Cemil Bey.

Fasıl Heyetini oluşturan ikinci bölüm olan Fasl-ı Cedid’de ise tam bir fantezi  usul uygulandı. Ud, keman, lavta, flüt, trombon, gitar, mandolin, ney, violonsel, dümbelek, kastanyet, zil… gibi enstrümanların bulunduğu bu bölümde nasıl bir müziğin yapıldığını düşünmek pek de zor değildir.

Batı müziği ile Türk mûsıkîsini kaynaştırmak, bu bölümün temel amacı idi. Bu sebeple Hacı Ârif Bey, Rifat Bey gibi bestekârların bâzı eserleri ile zamanın bilinen şarkılarını basit bir armoni ile icra ediyorlardı.

Bunların yanı sıra Mızıka-yı Hümayun’un batı müziği bölümlerinin de oldukça yoğun faaliyetlerde bulunduklarını görmekteyiz. Bir taraftan sarayda nefesli, yaylı sazlar  guruplarI oluşmakta, opera, operet gurupları, san’atlarını icra etmekte, yurt dışından gelen müzisyenler konserler vermekteydi. Geleneğin çözülmeye başladığı bu dönemde bâzı bestekârların mevcut ortamın ‘moda’ sayılabilecek anlayışı dâhilinde besteler yaptığını görmekteyiz. Fakat diğer taraftan da Zekâî Dede, Tanburî Ali Efendi gibi bestekârlarımızın geleneğe bağlı, klasik formlarda eserler verip öğrenciler yetiştirerek, devamı sağladıkları görülmektedir. Günümüzde de bu iki anlayışın sürdüğünü de söyleyebiliriz.

Çetinoğlu: Popüler müzik baskısı altındaki Türk müziğinin geleceğinde neler görüyorsunuz? Tahmin ve temenni bâzındaki düşüncelerinizi lütfeder misiniz?

Salgar: Aslında her dönemde bir popüler müzik mevcut idi. Mesela döneminde, Hacı Ârif Bey’i bile böyle değerlendirebiliriz. Burada asıl değerlendirilmesi gereken konu, mûsıkînin bir sanayi hâline gelmesi, sanattan ziyâde kazancın ön plana alınması, başka bir deyişle, müziğin hiçbir zaman olmadığı kadar geniş kitlelere ulaşabilmesi ve bütün bunların doğurduğu sonuçlar. Bu durumun olumlu tarafı da kaliteli mûsıkînin de aynı nimetlerden faydalanıyor olması.

Bu şartlarda, özellikle klasik mûsıkîmizin temel birikimlerinin tesbiti, aktarımı ve ulaşmak isteyen kişilerin rahat ulaşabileceği bir yapı oluşturmak en isâbetli yol olur diye düşünüyorum. Genlerimize işlemiş ve yeryüzünün bu en güzel mûsıkîlerinden biri olan klasik Türk müziğinin her halükârda devamını sağlayacak kişiler mutlaka çok sayıda olacaktır.

Çetinoğlu:  Zeki Müren’in Türk müziğindeki yerini yorumlar mısınız?

Salgar: Aslında bizim anladığımız mûsıkî kulvarında, Zeki Müren’in esamisinin  okunmaması gerekir. Türk mûsıkîsindeki en önemli problemlerinden biri, mûsıkîdeki kavramların yerine oturmaması meselesidir. Yâni sosyal hayatımızın çeşitli kademelerinde yapılan mûsıkî vardır (Klasik  müzik, piyasa müziği, eğlence müziği, pop vs.vs.) Bizim değerlendirmelerimiz sanat değeri yüksek olan (özellikle klasik Türk müziği) müziğini  temel almaktadır.

Zeki Müren, yaşadığı döneminde Türk mûsıkîsinin piyasa kulvarında icrada bulunmuş ve bu kulvarda başarılı olmuş, o anlayışa göre tavır ve davranışlar sergilemiş, ‘sanat güneşi’ diye de anılmış biri olduğunu söyleyebilirim.

Çetinoğlu: Sayın Salgar,

 Uygun görürseniz, son birkaç soru ile; sizi, Bakırköy Mûsıkî Vakfı Konservatuarı’nı ve Başkanı bulunduğunuz  Bakırköy Mûsıkî Vakfı Konservatuarı Türk Mûsıkîsi Bölümü’nü okuyucularımıza tanıtalım.

Müzik yeteneğiniz nasıl doğdu, nasıl keşfettiğiniz ve nasıl geliştirdiniz?

Salgar: Kendiliğinden doğdu diyebilirim. Aile içinde Türk mûsıkîsine olan sevgi ve merak bizi yönlendirdi. Daha sonra  tesâdüfen girmiş olduğum o dönemin en önde gelen kurumu İstanbul Belediye Konservatuarı Türk Mûsıkîsi Bölümü’nde çok iyi hocalar sâyesinde bu mûsıkîyi çok yönlü öğrenmeye başladım.1972 yılından buyana da öğrenmeye, öğretmeye, dinlemeye, dinletmeye devam ediyorum.

Çetinoğlu:  Müzikteki hedeflerinizin doruklarında neler var?

Salgar: Yaptığım her işi en iyi şekilde yapmak gibi genel bir hedefim var.

Çetinoğlu: Bakırköy Mûsıkî Konservatuvarı Vakfı’nı tanıtır mısınız?

Salgar: Bakırköy Mûsıkî Konservatuvarı Vakfı 1999 yılında kuruldu.1985 yılından itibâren Bakırköy Mûsıkî Derneği olarak hizmet veren bu kurum böylece bütün varlıklarıyla vakfa katılmış oldu.

Vakıfta Itrî, Dede Efendi, Gençlik Korosu ve Fasıl topluluğu olmak üzere, dört koro mevcuttur. Koro çalışmaları belirli bir plan dâhilinde haftanın belirli gün ve saatlerinde yapılmaktadır. Ud, keman, tanbur gibi Türk Mûsıkîsi sazlarının da dersleri verilmektedir. Vakfın önemli hizmetlerinden birisi de Nevzat Atlığ hocamla beraber hazırladığımız çeşitli formlarda 500 eseri kapsayan nota fasikülleridir ki bu fasiküller yıllarca sonrasına hitab edecek bir değere sâhiptirler. Yine hocamızın yönetiminde çeşitli makamlardan, 6 fasılı kapsayan CD yapılmıştır.

Bunlardan başka vakıf bünyesinde ayrıca Millî Eğitim Bakanlığı’nın müfredatına göre, 3 yıllık yarı zamanlı Türk ve batı müziği bölümleri bulunmaktadır. Bu bölümler  konservatuvar eğitimi vermektedirler.

Vakfın son dönemlerde yayımladığı ‘BASINDA NEVZAT ATLIĞ’ isimli kitap, yakın mûsıkî târihimizin bir vesikası olma özelliğine sahip, âdetâ Devlet Klasik Türk Müziği Korosunun da bir belgeseli gibidir. Vakıf her yaştan ilgiliye hizmet vermektedir.

Çetinoğlu: Vakıf bünyesindeki Türk Mûsıkîsi Bölümü hakkında neler söylemek istersiniz? Kimler, ne şartlarla çalışmalarınıza katılabilir ?

Salgar: Vakıf bünyesindeki Türk Mûsıkîsi Bölümü’nü 2003 yılında kurduk. Bu bölümde başta, solfej, nazariyat, repertuar, usul ve toplu teganni dersleri verilmektedir. Her yıl sonunda yapılan imtihanlarda başarı gösteren öğrenciler bir üst sınıfa geçmekteler. Tabiatıyla bu bölüme girmeyi isteyen kişilerin yapılacak ön elemede başarı göstermeleri gerekmektedir. Eğitim tamamen klasik mânâdadır. 

Çetinoğlu: İyi bir müzisyen olabilmek için gerekli alt yapının unsurları ile bu alt yapının geliştirilmesi konusunda gençlere tavsiyelerinizi alabilir miyim?

Salgar: Bir defa, bu gençlerin ne istediğini bilmeleri gerek. Müzikte  elbette yetenek çok önemli, fakat bununla beraber bu doğrultuda sanatın emrettiği duruşa uygun olarak çalışmak gerekli.  Çalışmak çok çok önemli. Okulların, değerli hocaların yanı sıra günümüzün en büyük nimetlerinden biri olan teknoloji sâyesinde, kendisine bu yönde destek sağlayacak birikimden de istifade imkânı olduğuna  göre, yüzlerce yıldır nesilden nesile bu güzelliği yaşayan kişilerden biri olma şuuruna da sâhip olunursa, sanırım belirli bir noktaya gelinir.

Çetinoğlu: Sayın Salgar, yüklü programınıza rağmen vakit ayırdığınız, kültürümüze ve insanlarımıza faydalı olacak çok kıymetli bilgiler sunduğunuz için teşekkürlerimi sunarım.

Salgar: Ben de teşekkürler ediyorum.

 

M. FATİH SALGAR

22 Şubat 1954 tarihinde Adana'da doğdu. 1972 yılında başladığı İstanbul Belediye Konservatuarı'ndan, Nevzad Atlığ, Süheylâ Altmışdört, İsmail Hakkı Özkan ve Muazzam Sepetçioğlu gibi hocalardan eğitim görerek mezun oldu.

Nevzad Atlığ'ın düzenlediği koro çalışmalarına katılarak repertuarını geliştirdi. 1978 yılında mezun olduğu İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ndeki yüksek öğrenimi sırasında, 1973'ten itibaren Üniversite Korosu'nun çalışmalarına katıldı ve 1976-1988 arasında şef yardımcısı olarak yüzlerce üniversiteli gence Türk Mûsıkîsi klasiklerini öğretti.

1976'da kurulan Devlet Korosu'nun ilk kadrosunda ses sanatçısı olarak yer aldı. Belediye Konservatuarı'nda, 1978-2005 yılları arasında usûl öğretmenliği yaptı. Bir süre İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Mûsıkîsi Devlet Konservatuarı'nda da öğretim görevlisi olarak çalıştı.

Nevzad Atlığ ile birlikte Türk Mûsıkîsi Klasikleri nota yayınını için çalıştı. Yesârî Âsım Arsoy ve İsmail Hakkı Özkan ile birlikte      ayrıntılı mûsıkî çalışmalarında bulundu. İstanbul Ânsiklopedisi'nin yanı sıra çeşitli dergilerde ve gazetelerde araştırmaları ve yazıları yayınlandı. Dede Efendi, Sultan Üçüncü Selim Han, Türk Mûsıkîsi'nde 50 Bestekâr ve Mevlevî Âyinleri adlı kitapları Ötüken Yayınları tarafından yayımladı.

1998'de, Sanat Kurulu üyesi olduğu İstanbul Devlet Korosu'nun şef yardımcılığına, Ağustos 2006'da ise şefliğine tâyin edildi.      Koro ses sanatçılarından Berna Salgar ile evli olan Fâtih Salgar iki kız çocuk babasıdır.