IMG-LOGO
Röportaj

Din Sosyolojisi Profesörü YÜMNİ SEZEN ile LAİKLİK Hakkında Konuştuk.

04 12 2022

Oğuz Çetinoğlu: Laiklik çok boyutlu bir kavram. Tek boyutu ile ele alındığında tartışmalı bir konu hâline getiriliyor. Hangi boyutlarıyla incelemek gerekir. Kısaca özetlemeniz mümkün mü?

Prof. Dr. Yümni Sezen: Felsefî açıdan laiklik, inanmanın yerine aklın hâkimiyetinin tercih edilmesi meselesidir. Dinin insan düşüncesindeki serüveni, laikliğin bu düşünce içindeki doğuş ve gelişme süreci, felsefî üslupla tahlil edilebilir.

Siyâset ilmi bakımından laiklik, siyâsî iktidar ile dinî iktidârın ayrılması anlayışıdır.

Pozitif hukuk ilmi bakımından laiklik, kanunların dinden bağımsız yapılması, devlet ile dinin birbirine karışmamasıdır. Aynı zamanda fertlerin her türlü din, vicdan, inanma ve inanmama, tapınma veya tapınmama hürriyetlerinin kanunla korunmasıdır. Din karşısında tarafsız devletin de kanunla korunmasıdır.

İdâre bakımından laiklik, dinin idârî sâhada kullanılmaması, dinin mânevî otoritesinin, idarî alandan çekilmesidir.

Sosyoloji bakımından laiklik, sosyal müesseselerde dinin tesirinin azalması yönünde bir sürecin varlığıdır (sekülerleşme).

Çetinoğlu: Daha iyimser bir tahmin var mı?

Prof. Sezen: En iyimser görünen laiklik tanımlarından biri şudur: ‘Laiklik din karşıtı bir gücün, siyâseti dinden ayırmasından çok, dinî veya din karşıtı, birden fazla inanç veya ideolojilerin, başkaları adına yasama yapma iddiasından birlikte vazgeçmeleri ve muhtemel bir toplumda (ütopya) demektir. Y. S.) bir arada varolmalarına imkân sağlayacak kuralları birlikte aramaları hareketidir.’(Olivier Abel’den naklen.)

Çetinoğlu. Böyle bir rejim var mı?

Prof. Sezen: Böyle bir rejim henüz yoktur.

Çetinoğlu: Laikliğin tarihî kökenlerine bakabilir miyiz?

Prof. Sezen: Laikliğin târihî köklerine felsefe gözüyle baktığımız zaman, çok tanrıcılık ile laiklik arasında bir paralellik buluyoruz. Eski Yunan ve sonra Roma toplumlarında, ayrı ayrı hakîkatleri ve görevleri temsil eden ilâhlar bir arada yaşarlar. Sosyal sistem, felsefî sistem, inanç sistemi birbirine uyar. Yunan, Roma panteonları ile sosyal hayatları arasında bağlılık vardır. Tapılacak (bugün kabul edilecek anlamına çevrilebilir) doğruların çokluğu, bir taraftan hoşgörüyü, bir taraftan ferdîliği tahrik etmiştir.

Birden fazla doğruda birleşmeyi kaldırmak isteyen Hıristiyanlık, kısa zamanda eski düzene mağlup oldu ve Hıristiyan dünyâsında da eski Greko-Romen kültürünün Ortaçağ süreci başladı. Buna tepki olarak doğan harekette de yine Greko-Romen kültürünün tabiat çoğulculuğu hâkimdi

Avrupa’da kilise-devlet, kilise-halk, kilise-siyâset ve idâre ilişkilerine âit târihî süreç, kilisenin geçirdiği merhaleler mâlûmdur. Bunlar üzerinde durmayacağım, bilinenleri tekrarlamayacağım. Kısaca kilise dinin kendisi demek oldu. Toprak sâhibi oldu. Yönetime nüfuz etti, vergi aldı, muhakeme etti, eğitimi düzenledi, imparator tâyin etti, taç giydirdi; imparator, kral aforoz etti, vs. Fakat siyâsî, idarî otorite ile kilise otoritesi ilişkisi giderek zayıflıyordu. Kilisenin son güç gösterisi imparator Dördüncü Henri ile Papa Yedinci Gregor arasında geçen olaydır. İmparator afarozu kaldırabilmek için, papanın sarayının bahçesinde, üç gün, gece gündüz yalın ayak beklemiştir.

Çetinoğlu: Kilise emrinde devlet’ uygulamasına nasıl son verildi?

Prof. Sezen: İlk millî kilise teşebbüsü ve Roma’daki Papaya itiraz da. Fransa’da Gallikan kilisesiyle olmuştur. Kendisi de Katolik olmasına rağmen, Gallikan kilisesi bir itiraz başlatmıştır.

Kilisenin yetkilerine ve kötü örneklerine itirazlar arttı, diğer taraftan felsefî-fikrî gelişmeler süratleniyordu. Çeşitli istikametlerde de olsa bu gelişmeler dinî otoriteyi zayıflatıyordu. Burjuva sınıfının doğuşunun ve 1789 Fransız ihtilalinin önemi bellidir. Burjuvanın doğuşunu ve gelişmesini anlamadan laiklik sürecini anlamak kabil değildir. Bu sınıf |birbiriyle iç içe üç şeyi yıkmıştır: Toprak hakimiyeti (ki Ortaçağın iktisâdî özelliğidir), bununla birleşen asilzâdelik ve bunlarla bütünleşen ruhban veya kilise. Burjuva bu üçüne de karşıydı ve Fransız ihtilali ile bunlar yıkıldı. Toprak yerine taşınabilir bir iktisâdî güç, para geçiyordu. Asilzâdelik ve ruhban, burjuva zihniyetine aykırı idi. Burjuva dine karşıydı. Çünkü din, yıkmak isteği güç birliğinin mânevî temelini oluşturuyordu. Burjuva daha sonra değişikliklere uğrayacak, kapitalizm sürecine girecek, dinli dinsiz, gelenekçi yenilikçi, milliyetçi beynelmilelci kollara ayrılacaktır.

Burjuva sınıfı henüz doğmadan, laikliği besleyen dinî bir hareket de başlamıştı: Protestanlık. Protestanlık, laikliğin dinin içinden beslendiği bir hareket olmuştur. Burjuva bununla da ilgili olmuştur. Bilindiği gibi, Protestanlık ile Kapitalizmin ruhu arasında bağlılık kuran bir teori, Max Wcber tarafından savunuldu.

Luther, dünyevî iktidarın tek otorite olduğunu ve fakat ruhanî hususlarda kanun koyamayacağını, Papanın da dünyevî yetkisinin bulunmadığını söylemekle laikliği başlatmış oluyordu.

Çetinoğlu: Laik kime denir?

Prof. Sezen: Laik, kilise dışındaki veya ruhban dışındaki dindar olsun «ılınasın, kişilere verilen addır. Kilisenin dışındaki halk için kullanılan bir tâbirdir. Laik kelimesinin zıddı, klerk (clerc)’tir. Ruhban sınıfına mensup demektir. O halde bir toplumda kilise, kiliseye benzer bir teşkilat, ruhban sınıfı veya benzer veya yetkililer sınıfı olmazsa, laiklik kavramı oluşmaz ve böyle bir oluşuma gerek kalmaz mı? Oluşturulması suni bir hareket mi olur? Bu sorulara verilecek cevap, ‘evet’ gibi görünüyor.

Batının laiklik bahçesinde, önceleri laiklikten çok laizisizm gelişti. Kavramları karıştırmamamız gerekiyor. Laisizm, bir ideolojidir, sekülarizmle aynı şeyi ifade eder. Dünyevîleşme, dinden bağımsızlaşma, aklîleşme, pozitivizmin artışı anlamlarını yüklenen bir kapalı ‘İZM’, bir felsefe, bir ideoloji çeşididir. Yeni bir dine benzer. Laiklik (Laicite) ise, kullanmaya ve uygulamaya bağlı olmak kaydıyla, bir hukuk ilkesi olabilir. Bir hayat felsefesi bir ideoloji değildir. Fakat bizde olduğu gibi laiklik de laisizm gibi kullanılmıştır. Hukuk ilkesi olarak kullanıldığı zaman, hak ve hürriyetleri, inanç serbestliğini ifâde edebilir. Laikliğin doğurmak istediği açıklık ve hürriyet, laisizm tarafından hep tehdit edilmiştir. Devlet organlarını kullanmak suretiyle kendi ideolojisini zorla telkin etmek yoluna gitmiştir.

Batıda bir laisizm-sekülarizm süreci yaşanmış ve sonuçta bugün tam bir dünyevîleşme vuku bulmuş, din de fert hayatına ve kültür alanına bırakılmıştır. Avrupa’da 1750-1970 arası iki asır, dinsizliğin en yüksek seviyede görüldüğü asırlardır ki, sosyologlar bu iki asrı şehirleşmenin de en yüksek olduğu asırlar olarak tesbit etmişlerdir.

Çetinoğlu: Laiklik, hukûkî kimliğe ne zaman kavuşturulabildi?

Pro. Sezen: Laisizm süreci devam etmekle beraber, Fransa’da 1905 laiklik kanunlarıyla, laiklik hukukî bir kimliğe kavuşturulmak istenmiştir.

Çetinoğlu: Laiklik, Batıya has özel bir oluşum mudur, beynelmilel midir?

Prof. Sezen: Bu tartışma devam etmektedir. Ama batılı mütefekkirlerin de katıldığı üzere, daha çok batıya has bir olay olduğu görüşü ağırlık kazanmıştır. Başta İslâm ülkeleri olmak üzere, diğer toplumlar kopyacılığa ve aktarmacılığa başvurmuşlardır.

Çetinoğlu: Bu işin beynelmilel tarafı gerçekten yok mudur?

Prof. Sezen: Din-siyâset, din-devlet ilişkisi her zaman, her yerde, her toplumda vuku bulan bir meseledir. Dinde zorlama ve baskı, dinin istismarı, her yerde yaşanabilen gerçeklerdir. Evet ama, bunun laisizm, sonra laiklik gibi özel bir tarzla neticelenmesi, umûmî değildir. Tabiatıyla şunu söylemek gerekir ki, herhangi bir şeyde tecrübesi olan toplumlar, bunu öbürlerine yayarlar veya öbürleri bunları kendi irâdeleriyle alırlar. Böylece yaygınlaşır.

Çetinoğlu: İslâmiyet ve laiklik ilişkisine gelirsek Efendim…

Prof. Sezen: Laikleşme süreci, dünyânın bir kısmında târihî bir süreç olsa da, İslâm bu süreci hazırlayan şartları da, sürecin öncesini de, sonrasını da yanlış bulur; bu oluşumu sosyal bir emrivâki olarak görür. Tabiî ve normal bir olgunlaşma olarak kabul etmemiştir. Çünkü sosyal vakıa, içinde gerçekleri taşısa da İslâm nazarında her zaman olması gereken değildir. Laisizme ise İslâm kesinlikle karşıdır. Laikliğe gelince, İslâm’ın temel ilkelerinde yeri yoktur. Tevhid akidesine ters düşen hiçbir şeyi kabul etmez. Din-dünyâ ayırımına yer vermez. Laikliğin temelinde böyle bir ayırım yatar. Ancak, içtimâî-siyâsî bir mesele olarak, bir siyâsî program olarak geçici olmak ve iyi uygulanmak şartıyla, Müslümanların İslâm’ı iyi anlamaları ve doğru uygulamaları şuuruna sâhip oluncaya kadar, İslâm toplumunun kendinden olmayan bir devlette bile yaşama şansı vardır. Kendine uygun bir devlete sâhip değil diye İslâm ortadan kalkmaz. Ancak bu zarûretler ilerledikçe veya kendi şuuruna erişme engellendikçe, İslâm’a hayat hakkı bırakmayacak bir tarzda ilerleme tehlikesi her zaman söz konusudur.

İyi niyetli bir laiklik anlayışının temel ilkeleri olan hukûkî zemine, hürriyete, zorlama ve baskı olmamasına, esasen İslâm yabancı değildir ve bünyesinde zâten bunlar bulunur. Bu konuda dinleri farklı mütalaa etmelidir. Bir din, dünyâ hayatına, sosyal hükümlere, yaşayış ilkelerine ne kadar az müdâhale etmişse, o derece laiklik ilkesi kolaylaşır ama müdâhaleci dinler de kendi bünyesinde hürriyeti barındırabilmektedir. Laikliğe ihtiyaç duymamaktadır. Eğer burada bir sıkıntı olursa, laiklik gelir dayatır.

Çetinoğlu: Din ve vicdan hürriyetinin kaynakları nelerdir?

Prof. Sezen: Gerçek dinde, din ve vicdan hürriyetinin varlığına iki kaynak delâlet eder: Biri imanın tabiatı, diğeri dinin getirdiği ilke. İman ile zorlama bir arada olmaz. İmanın tabiatı hür olmayı, irâde hürlüğünü gerektirir. Aksi halde o, iman olmaz. Bu birinci kaynak, tabiî bir kanundur, psikolojik bir zarûrettir. Buna uygun olan dinî kaynak hemen vazedilmiştir. ‘Dinde zorlama yoktur. Doğru yol yanlış yoldan ayrılmıştır(Kur’ân-ı Kerîm, Bakara süresi, 256. âyet)Bize düşen sâdece doğru yolu göstermektir.’ (Leyl-92/12) Her iki kanun da aynı yaratıcıdan gelmektedir.

Kur’ân şöyle buyurur: ‘Puta tapanlardan biri sana sığınırsa, onu kabul et, belki Allah’ın sözünü dinler. Sonra onu güven içinde olacağı yere ulaştır.’ Tevbe suresi, 6. âyet)

Kur’ân, kanununu herkese ve her dinden olana zorla yüklemekten uzaktır. İslâm, Hıristiyan, Yahudi, Mecûsi veya başkası, her grubun cezaî veya medenî bütün beşerî hususlarda, kendi hâkimleri tarafından başkanlık edilen mahkemelerde, kendi kanunlarının tatbik edilmesini kabul etmiştir.

Çetinoğlu: Hocam, ‘din-devlet ayırımı’ hakkında açıklayıcı bilgi vermeniz mümkün mü?

Prof Sezen: Laikliğe temel teşkil ettirilmek istenen bu din-dünyâ ayırımına bağlı din-devlet ayırımı, aynı anlayışla ele alınmalıdır. Bu safhada bazı farklarla karşılaşabiliriz. Ancak genel çerçevede, din ile devlet ayırımı, ‘din’, ile ‘iş’ ayırımı gibidir. Devlet bir ‘iş’ çeşidi ise, onu da dinden ayıramayız. Sonra bugün devletin ilgilendiği öyle işler vardır ki, bu dünyâ ile sınırlı değildir. Yâni devlet de dünyâ hayatı sınırlarını zorlayan bir alandır. Siyâset dar bir alan değildir ki, İslâm gibi bir din ona bigâne kalsın. Paul Valery, siyâset için şöyle der: ‘Siyâset, insan cinsinin kaderi hakkında bir kanaati ve en kaba hazcılıktan en cesâretli bir mistisizme uzanan bir metafizik sisteminin bütününü ihtiva eder.’ Siyâsetin böyle bir ufku olacak da, din buna kayıtsız kalacak... Bir şeyin istismar edilmesine bakarak o şeyden vazgeçilseydi, çok şeyden vazgeçilmesi icap ederdi. Çünkü her şey istismar edilebilir.

Çetinoğlu: Şeriat kavramına da temas eder misiniz?

Prof. Sezen: Rene Guenona göre şeriat, batı dilindeki religieux (dinî) kelimesinin belirtebileceği her şeyi ihtiva eder. Din, bir hayat tarzıdır. Marshall Hodgson’a göre İslâm şeriatı, mahkemelerden ziyâde, sıradan insanlara hitap eder ve halkçı olan değerler ihtiva eder. İslâm devletlerinin yol açtığı hayal kırıklıklarının akabinde şeriat, monarşinin karşısında toplumun özerkliğinin ifâdesi oldu. Nurettin Topçu’ya göre din bizzat ilâhî gerçeğin adı, şeriat ise bunun zaman içindeki yorumlanış biçimidir. Dinin önünün açılması da şeriatın tasavvufla senteze girmesi ile olabilir. Şeriatı sırf kurallar ve müeyyideler nizamı olarak da alsanız, şeriatın gayesi adâlettir.

Din ile devleti ayırmada, arzu edenlere pek kolaylık göstermeyen İslâm, din ile devleti özdeşleştirme uğruna bunu yapmış değildir. Devlet veya devlet başkanı, Allah’ın yetkilerini kullanamaz. Devlet yetkisinin farklı bir halifeliği yoktur. O sâdece idâre için halk tarafından görevlendirilmiştir. Yetkiler, İslâmî esaslarla sınırlandırılmıştır ki İslâm devleti, bu mânâda bir hukuk devletidir, devlet mevcut hukuka uyar. Devlet yetkilileri, Hz. Peygamberden sonra O’nun da yetkilerini kullanamaz. Hz. Ömer bir yanlış anlamaya meydan vermemek için, hükümranlığı kutsallaştırmaktan uzak tutmak için ‘Halife’ unvanı yerine ‘Emirü’l-müminin’ demeyi  tercih etmiştir.

Çetinoğlu: Söylediklerinizin hâfızalarda yer etmesi için kısa bir özet lütfeder misiniz?

Prof. Sezer: Sonuç olarak:

1-Laiklik, dinin dünyâdan, toplumdan, kamu sektörlerinden çektirilmesi; alanının daraltılması, ferde hapsedilmesi ise, böyle bir laiklik anlayışına katılmak mümkün değildir, bunun gerçekleşmesi de mümkün değildir. Sâdece zorlama, baskı söz konusu olabilir.

2-Laiklik, devletin yüksek seviyede ve olumlu, hukûka uygun, istismar edilmeyen bir din politikası olabilir. Bütün inançlara yer veren, ama devletin temsil ettiği toplumun târihî ve mâşerî şuurunu yansıtan, kollayan bir geleceğe sâhip olarak bir din politikası tâkip edilebilir. Fakat lâiklik devletin bunlara uymayan bir ideolojik rejimin güdümünde kullanmak istediği, dozunu, şeklini, devletin ayarladığı bir din politikası ise, buna da katılmak mümkün değildir.

 Laiklik, din ve vicdan hürriyetine yer ve değer vermek, inanç rahatlığı sağlamak ise, böyle bir laiklik anlayışına katılmak gerekir. Ancak ‘din hürriyetiyle ‘düşünce ve vicdan hürriyeti ferdîdir. Din ferdî olduğu kadar içtimaî bir müessesedir. Düşünce ve vicdan hürriyetinde müeyyide kendi içine gömülüdür. Dinde müeyyide içtimâî olanı da ihtiva eder. Meselâ, kız alıp verirken, evlenirken, Müslüman buna bakar. Müslüman faizden, içkiden, zinadan kaçınmak mecbûriyetindedir. Bunlar içtimâî ağ ile örülüdür. Müslüman, eğitim ve öğretime ihtiyaç duyar. Nihâyet Müslüman öldüğünde cenâze namazı kılınır. Bunlar, hürriyet içinde yerini almadıkça, lâiklikten söz edilemez. Çünkü düşünce ve vicdan hürriyeti kavramı, bunları karşılayamaz. Sosyal, hukûkî bir çerçeve gerekir.

4-Tartışılamayacak konular şunlardır: *Millî devlet, *Cumhuriyet, *Vatan bütünlüğü, *Bayrak.       * İslâm’ın kendisi

Düzenlemeler bunlara bağlı kalınarak yapılmalıdır. Polis devleti, sınıf devleti, diktatörlük olmayacaksa, din önemli demektir. Din, milletin olduğu kadar devletin temel dayanaklarındandır. Çünkü o toplumun kültürünün merkezidir. Onu çıkardınız mı, millî devlet boşlukta kalır. Bundan dolayıdır ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kuruluşundan itibâren, laikliği, teorik ve kitâbî şekliyle değil, kendine özgü bir şekilde uygulamıştır. Diyânet İşleri Teşkilatı’nın devlet içinde yer alması, okullarda din dersi, televizyonda dinî programlar böyledir.

 

Prof. Dr. YÜMNİ SEZEN

1938 yılında Urfa’nın Birecik ilçesinde doğdu. Aynı yerde ilk ve ortaokul öğreniminden sonra 1957’de Gaziantep Lisesini bitirdi. 1961’de Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlı çeşitli okullarda öğretmen ve yönetici olarak çalıştı. 1975’de İstanbul Ortaköy Eğitim Enstitüsünde öğretmenlik yaptı. 1976-1978 İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Müdürlüğü görevinde bulundu. 1985’de Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne öğretim görevlisi olarak geçti. Bir yıl sonra İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Sosyal Yapı ve Sosyal Değişme Anabilim Dalı’nda doktorasını tamamladı. Sırasıyla Yardımcı Doçent, Doçent ve sonra Profesör unvanlarını aldı. Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde Din Sosyolojisi öğretim üyeliğinden emekli olarak çalışmalarına devam etmektedir.

Çalışmaları felsefe, sosyoloji, din sosyolojisi ve İslâmî sosyoloji çalışmaları üzerinde yoğunlaşmıştır.

Yayınlanmış kitapları:

1-Günümüzde İslâmiyet ve Milliyetçilik (1978), 2-Sosyolojiye Göre Halk-Millet-Devlet (1982), 3-Târihî Maddeciliğin Tahlili ve Tenkidi (1984), 4-Hayatın Mânâsı, Gerçek ve Ötesi (1984-2004), 5- Sosyoloji Açısından Din (1988, 1993, 1998, 2003), 6-Sosyolojide Temel Bilgiler ve Tartışmalar  (1990, 1997), 7-Türk Toplumunun Laiklik Anlayışı (1993), 8-İslâm Sosyolojisine Giriş (1994), 9-Maddeci Felsefenin Çıkmazları’ (1997, 2000, 2004, 2008), 10-Çağdaşlaşma, Yabancılaşma ve Kimlik’ (2003), 11-İslâm’ın Sosyolojik Yorumu’ (2004), 12-Kur’ân Işığında İnsan, Akıl ve Toplum (2004) 13- Kurban ve Din’ (2004), 14-Dinlerarası Diyalog İhaneti (2006), 15-Evrenselden Özele Kültür (Fransızca’dan tercüme 2009) 16-Kültür ve Din (2011), 17-Osmanlı’dan Cumhuriyete İki Devrin Müftüsü Mustafa Sırrı Sezen (2011), 18-Kapitalizmin Zulmü’ (2017), 20- Kapitalizmin Zulmü. Marksizmin Muhasebesi, İslâm’ın İlke ve Hedefleri / Yanlışlara Kurban Edilen Doğrular (2017), 21-Aldatılmamak İçin Anlamak (2019), 22-Aşk Sarhoşu Dervişlerin Dini: Tasavvuf’ (2020), 23-Var Olmak Sorumluluğu. (2021)

Ayrıca çeşitli dergi ve gazetelerde makaleleri yayımlandı.

Evli ve üç kız babası, dört torun dedesidir.